POMAK ULUSAL KİMLİĞİ VE ULUSAL KİMLİK KAVRAMLARININ TOPLUMSAL NİTELİĞİ

POMAK ULUSAL KİMLİĞİ VE ULUSAL KİMLİK KAVRAMLARININ TOPLUMSAL NİTELİĞİ

“Pomak  ulusal kimliği” her ne kadar dillerde yeni yeni dolaşmaya başlayan bir kavramsa da, yüzyıllar içinde bir çok merhaleden geçmiş, birçok farklı isim almış, zaman zaman törpülenmiş, zaman zaman yenilenmiş, hasılı yaşayarak, değişerek, olgunlaşarak, canlılık mahiyeti ile mütenasip biçimde bugünkü halini almış kadim bir “kimliktir. Ulusal kimlik, oluşum süreci, bireysel kimlik gibi çok zor ve meşakkatli, uzun yıllar alan, sağlam bir maya gerektiren bir olgu. Bu kimliğin oluşumu için sadece etnisite ve sosyo-biyolojik refleksler kafi gelmez. “Devlet kurmuş halka ‘ulus’; o devletin vatandaşlarına da ‘o ulusal kimlikten’ denir” dedim ama gerçek bir ulusal birlik kurmak sonuçta “ulus” olmak, öyle kolayca, bir anda yapılıverecek bir iş değil.

   Ulus olabilmek için de ortak bir tarih, toprak, mitoloji, bellek, kamu kültürü, ekonomi, herkes için ortak bir hak ve ödevler sistemi yani siyasal bir toplum olarak devleti örgütleyebilecek yüksek bir organizasyon yeteneği gerekiyor.Artık bunları biliyoruz. Biz, yani Pomak ulusal kimliği’nin banileri, binlerce yıldır balkan  topraklarındayız ve buralıyız. binlerce yıl önce buralara göç etmiş bir topluluğun ahalisi ile buradaki yerli (otokton) ahalinin bir arada oluşturdukları maya temelinde kurulmuş devletlerin devamı. “Pomak  ulusal kimliği” de buradaki insanların ortak düşmanları olan Bizans, Haçlılar ve öteki balkan kavimleri ile birlikte ; Bizansa ve Moğol’a karşı mücadelesi içinde oluşmuş. Bu noktada üzerine basa basa vurgulamak gerekir ki, Pomak seciyesinin, Pomak grup davranışının temel özelliklerinden bir tanesi de başka hiçbir toplulukta görülmeyecek düzeyde dinsel hoşgörü sahip olmasının yanı sıra ırkçılıktan uzaklığıdır. Tarihlerinin hiçbir döneminde de böyle bir davayı gütme ihtiyacı hissetmemişlerdir. Kimliğin oluşması, sosyalleşme koşulları kadar tarihi koşulların oluşturduğu faktörler tarafında da şekilleniyor. Tarihi koşullar, içinde yaşadığımız siyasi ve sosyal yapıyı şekillendirdiği gibi tarih ile ilgili perspektifimizi de belirliyor. Tarihe bakış açımız, kim olduğumuz, nereden gelip nereye gittiğimiz; tarihi objektif bilgiler kadar efsaneler ve inanışlar, kültürel kimliğin oluşmasında baş rol oynuyor.

   Kimlik, tekil ve çoğul olmak üzere hem kapsam hem de kalıcılık ve etki gücü açısından değişik boyutlar içermektedir. Bireysel, kişisel, resmi-ulusal, tarihi-kültürel kimliklerimiz arasındaki farklar ve benzerlikler nelerdir ve kişilerle toplumların varlık bilinci ile kimlik seçimleri arasında nasıl bir ilişki ya da çelişki var gibi sorular sürekli karşımıza çıkmaktadır. Bireysel kimlikler, kişiyi ötekilerden ayırdığı için önemli sorunlar yaratmaz.   Öncelikle belirtilmelidir ki kimlik insana özgü bir kavramdır. Kimliğin iki temel bileşeni vardır. Bunlardan ilki tanımlama ve tanıma, ikincisi ise aidiyettir. Kendini tanımlama ve toplum içinde belli bir sıfatla, toplumsal olarak tanıma hem insana özgüdür hem de insani bir ihtiyaçtır. “Toplumsal tanınmanın en temel aracı öncelikle konuşma dili, ardından da yazılı bir dil ve bir “kültürel eda”dır. Toplumsal ve kültürel dünyanın oluşumu dil aracını gerektirir Çağımızın yaygın hastalığı olarak kabul edilen kimlik bunalımının, ulusal tarih ile evrensel tarih arasındaki uyumsuzluktan kaynaklandığını düşünen araştırmacılar çelişkinin ortadan kaldırılmasıyla kimlik sorununun çözümlenebileceğini önermişlerdir. Ayrıca kimlik, sahip olduğu boyutlar ve kapsamları ile ilgili pek çok araştırma yapılmış ve sonuçları tartışılmıştır.

Bu boyutlar:

1) öznellik- nesnellik,

2) bireysellik- toplumsallık ve

3) aynılık- değişme ikilemleri ile izah edilebilmektedir

     Ancak bireyin toplumsallaşma süreci içinde karşı karşıya kaldığı bu süreçlerin dışında, belirli bir toplumsal alanda başkalarıyla etkileşim sonucunda edindiği, kendisini içinde saydığı, birtakım konumlara ilişkin rollerin toplamı; belirli toplumsal imgeler söz konusu olduğunda kişinin kendisini içinde hissettiği, çeşitli büyüklüklerdeki gruplara ilişkin grup içi ve grup dışı imajların bütünlüğü ve uyumu olarak da görülebilmektedir. Bu imajlar arasında uyuşmazlıklar büyüdüğü zaman çeşitli biçimlerdeki kimlik sorunları doğmaktadır Bütün bu kavramlarin niteligini ortaya koydugumuzda Pomak Etnisitesi Ulusal bir nicellik tasimaktadir ve Pomaklar bir ulustur.


Balkanlar, din, mezhep ve etnik açısından dünyanın en karışık ve istikrarsız bölgelerinden biridir. 19. yüzyılda Osmanlı’nın dağılma sürecine girdiği bir dönemde bozulan barış ve istikrar ortamı, II. Dünya Savaşı sonrasında nispeten iyileşme göstermişse de Soğuk Savaşın bitmesinden sonra yeniden ciddi bir şekilde bozulmuştur. Bugün Balkanlarda önemli ve çözüme kavuşturulamamış sorunlardan biri de “POMAK  Sorunu”dur.

      Pomak Sorunu, 18. yüzyılın son döneminde ortaya çıkmıştır. Bu sorunun ortaya çıkışında birçok iç ve dış etken rol oynamıştır. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında imzalanan Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları ile Pomakların yaşadıkları bazı yerlerin Balkan Devletlerine bırakılması Pomak ulusal hareketinin çıkış noktası olmuştur. 19. yüzyıl sonunda Pomakların işgalci Balkan devletlerine karşı direnişi ve özellikle Rus orduları ve işbirlikçi Bulgar komita çetelerine, düzenli ordular seklinde Pomak Tamsrash Genel Kurmay ve savas bakanlığına bağlı Pomak ordusu  kazandığı başarıları, kurdukları Pomak Tamsrash Hür demokratik devleti  Pomak Birliğinin gücünü göstermesi açısından önemlidir. Pomak t Sorunu, ilk kez Berlin Antlaşması sonrasında Avrupa kamuoyunun gündemine gelmiştir. Pomak Birliğinin Pomak Tamsrash devletinin ortaya koymuş olduğu “özerklik” fikri ve bu özerkliğin temel ilkeleri Pomak ulusçularının hareket noktası olmuştur. II. Meşrutiyetin ilk yıllarında bu taleplerini gerçekleştirmek için başlangıçta propaganda ve siyasal yollardan amacına ulaşmaya çalışan Pomak  aydın ve Pomak milliyetçileri  gene kendi Pomak ulusundan olan ajan  ve çıkarcı hain Pomak  isbirlikciler tarafından sekteye uğratılmış beklediklerini bulamamışlardır. 1909-1912 yılları arasında Pomak  ulusçuları özerklik fikrini gerçekleştirmek üzere 4 Pomak isyanı çıkararak silahlı mücadele dönemi başlatmıştır.

      Rumeli’deki 5 Osmanlı vilayetinden Pomaklarla meskun olan 4 vilayetinin (Selanik, Manastır, Kosova, İşkodra ,  flibe) birleştirilmesi ve bu sınırlar içinde Pomak özerkliğinin tanınması Pomak ulusçularının temel hedefiydi. Osmanlı Devleti ise ısrarla Rumeli’yi iki ayrı bölge olarak tanımlamayı tercih etmiştir; Makedonya ve Bulgaristan.  1912 yılında Balkan Savaşı başladıktan kısa bir süre sonra 28 Kasım tarihinde, Büyük Devletler de 1913 Londra Antlaşması ile Pomak ulusal varlığı ve Kurduklari Pomak Tamsrash Cumhuriyeti  tanımamışlardır.. Pomakların yaşadığı toprakların önemli bir kısmı Balkan devletleri arasında paylaşılmıştı. İşte bugünkü “Pomak Sorunu“nun kökeni, 1878 yılındaki Berlin ve 1913 Londra Antlaşmaları ile Pomakların yoğun olarak yaşadıkları toprakların Büyük Devletlerin desteği ve onayı ile Balkan devletleri arasında paylaşılmış olmasıdır.

     Balkan Savaşı sonrasında Yunanistan ele geçirdiği Yanya vilayetinin önemli bir kısmı üzerinde yaşayan büyük çoğunluğu Ortodoks ve daha az bir oranda Müslüman Pomakların  bir azınlık olarak varlığını Sevr Antlaşmasıyla 1920 tarihinde kabul etmişti. “Yaşanan savaşlara, Yunan hükümetlerinin yürüttüğü dramatik etnik temizlik harekâtlarına ve Yunan göçmenler ile bölgenin demografik yapısını değiştirmeye çalışmasına rağmen Yunanistan içerinde hala önemli bir Pomak azınlık bulunmaktadır. Bugün Balkanlar ve Dünya üzerinde  yaşayan Pomaklar üç başlık altında toplanabilir: Kendini Yunanlı ( Helen)  sanan Pomaklar , Kendini Türk sanan Pomaklar , Kendini Bulgar sanan Pomaklar.  Kültür asimilasyonuna maruz kalmış ve öz kimliklerini kaybetmiş Pomaklar..  Birde çıkar iliskileri için özellikle bulunduğu ülkenin milliyetçiliğine soyunan Pomaklar.  Bunlarla birlikte Pomakların toplam nüfusunun 3.5 milyonun üzerinde olduğu ileri sürülmektedir.

Pomaklar son gelismelerle birlikte son derece dinamik bir sürece girmistir. Bu sürecin temel
çeliskisi coğrafya ve tarihin yükledigi sorumluluk ve zorunluluklarla bunları karsılayacak siyasi kurumlar ve egemen kültürler ile Pomak kültürü arasındaki dengesizliktir.

       Her yeni olgu bizi şimdiden koparıp geçmiş ve gelecek arasında askıda bırakan deneyimsel ve zihinsel bir “catlak”tır. Pomak etnisitesi olarak kültürümüzü ve siyasi duruşumuzu Dünyayla ilişkilenme biçimlerimizi sarsar, pusulalarımızı geçersiz kılar. Daha da kötüsü, bizi ne yapıyor olduğumuzu anlamaktan mahrum eder: nasıl bir dünyada eylediğimizi bilemediğimiz gibi, yaptığımızın kime, nasıl hizmet ettiğini de bilemez hale geliriz.Bugünü eski kalıplarla anlamaya çalıştıkça kavramlarımız eksilir; kavramlarımız eksildikçe boşluğu dogma , egemen kültürlerin ritüelleri  veya  hakim kültürün milliyetçi ideolojiyle doldurmaya başlarız.

     Pomaklar  açısından gelismelerin ortaya çıkardıgı diger önemli bir sonuçta  gittikçe artan bir önem kazanan sosyo-politik ve sosyo-kültürel kimlik meselesinin uluslar arası bir eksende kendini
göstermeye baslamış olmasıdır. 1.Dünya savaşı sonrasında evrensel misyonlardan ve bu misyonların
gerekli kıldıgı kurumlardan soyutlanarak kapalı bir sistem içerisinde yeni bir kültürel çerçeve ve siyasi
kimlik oluşturma çabasına giren Pomaklar  bugün bu gelişmelerle birlikte sadece  ilişkilerine temel
teşkil eden bazı edilgen prensipleri değil aynı zamanda bütün siyasi kültür dengelerini
gözden geçirmek zorundadır. Bu zorunluluk.Balkanlarda Osmanlı Devletinin tasfiyesi daha
tamamlanmadı mı?. seklindeki sorumuzu daha bir anlamlı kılmaktadır.

     Asrın basında Balkanlar uluslararası siyasetin odak noktalarından birisi idi. Bir yandan Batı ile Dogunun sınıf bölgesi olan bu yarımada öte yandan çok renkli kompozisyonu ile büyük devletlerin müdahalesine açık bir yapı izliyordu. insanoglunun o güne kadar görmedigi çapta bir dünya savası bu bölgede atılan bir kurşunla basladı. O günlerde Avrupa kamuoyu için Balkanlar Batı sömürgeciligi karsısında gittikçe güçsüzlesen bir direnisin siyasi merkezi konumunda olan Osmanlı Devletinin Avrupa.dan tasfiyesi açısından büyük bir önem tasıyordu. Balkan savası ile Osmanlı Devletinin Avrupa topraklarından –DoguTrakya hariç- gerçeklestirilirken 1. Dünya Savası sonrasında uluslar arası siyaset ve hukuk açısından da nihai tasfiye tamamlanmıs oldu. Asrın sonuna geldigimizde Balkan meselesinin bütün özellikleriyle tekrar gündeme gelişi şu soruyu da son derece anlamlı kılıyor:

    Balkanlarda Osmanlı Devletinin tasfiyesi daha tamamlanmadımı? Siyasi tabirlerin ortaya çıkısı bazen siyasi olayların gelişmesinden daha önemli ipuçları verebilir. 19.yüzyıla kadar Osmanlının . Avrupa toprakları için Avrupalılar .European Turkey. Turkey d.Europe. , Turkey in Europe (Avrupa Türkiyesi. Avrupa.daki Türkiye) vb tabirler kullanırken Osmanlı Devleti.Avrupa-i Osmani. ve .Rumeli-i Sahane. gibi isimleri tercih ediyordu. Bu dönemden itibaren siyasi gelişmelere paralel olarak Müslüman imajlarını silecek yeni bir isimlendirme gerekiyordu ki bundan sonra Pomaklar için sürekli olarak bunalım krizle özdes hale gelecek iki tabir birden bu bölge için kullanılmaya baslandı: Balkanlar ve Ortadogu (veya yakındogu) .Balkanlar. ve .Balkan Yarımadası. tabirleri siyasi literatüre ilk olarak 1808.de Alman cografyacı A. Zeune tarafından kullanıldı. 19.Asrın ortalarına dogru (1835) D.Ornalins   Halloy Hazar-Türklerinden alındıgı rivayet edilen Balkan tabirini de yetersiz bularak Islav-Yunan (Slavogrece) tabirini kullanmayı tercih etmis, K.Ritter ise dogrudan (Halbinsel Griechenland) Yunan yarımadası demiştir. Fischer ve Wagner gibi bazı Alman araştırmacıların ilk defa 1863.de Avusturyalı konsolos I.G.von Hahn tarafından kullanılmıs olan Güney -Dogu Avrupa yarımadası (Südosleuropaische Halbinsel) tabirini geliştirerek yarımadayı Avrupa ismi ile dogrudan ilişkilendirmelerinin Avrupalı büyük devletlerinin bölgeye yönelik ilgilerinin yoğunlaşmaya başladığı bir dönemde ortaya çıkması kesinlikle bir tesadüf değildir. Bulgaristan bölgenin Avrupa.daki Türkiye gibi tabirlerle herhangi bir sekilde Osmanlı  adıyla özdeşleşmesini .çirkin bir sahadet. olarak değerlendirip Balkan tabirinin kullanılması gerektiğini söylemesi de bu konuda ilginç bir .şahadettir.

      19.Asrın sonlarından itibaren birçok siyaset bilimci ve gezginin  Orta-Dogu tabirini özellikle Balkanları kastederek kullanmaları bu tabirin cografi olmaktan çok kültürel bir zıtlıgı ayrımı ifade etmesi açısından önemlidir. Daha sonra Orta-Dogu tabirinin kullanımı Müslümanların hakimiyet sahalarının daralmasına paralel bir degisiklik gösterecektir.  Balkan yarımadası tabiri ile bu bölge için Türk ve Müslüman imajlardan arındırılmıs yeni bir kimlik tespit edilirken Orta-Dogu tabiri ile Batı ile Dogu arasında oynak bir siyasi hattın sınırları belirlenmis oluyordu. Bugün tek tek kisiler düzeyine kadar inmis bulunan isim degistirme operasyonunun global düzlemdeki ilk habercileri Balkan ve Orta-Dogu tabirlerinin siyaset literatürüne girmis olmalarıdır. Endülüs Devletinin ispanya.dan , Osmanlı Devletinin Dogu Avrupa.dan çekilmesiyle siyasi cografya düzeyindeki kimlik degisimi bugün Avrupa sınırları içinde yasayan tek tek bireyleri kapsayan bir yogunluk kazanmıstır.
  Her ulusal Kültürel tanınma , tarih bilgisi ve kültürel varoluş mücadelesi, ulusun kendisini yeniden bulması, bir anlamda uluslaşmasının başlaması anlamına gelir.  insanın yaşamı, tasarlanmamış etkilerin karşılıklı hareketine bağımlı bulunduğu, önceden düşünülen amaca pek seyrek ulaşıldığı, çoğunlukla bunun tam tersinin gerçekleştiği sürece, kısacası onun faaliyetine kendi iradesi dışındaki doğal etkenler, denetleyemediği koşullar hükmettiği sürece, kendi tarihini yapmaktan uzaktır. Tarihi yazmak da, tarihi yapmak gibi, insan topluluğunun kendi dışındaki koşullara, kendisine yönelmiş etkilere, tasarlanan amaca doğru ilerlenen süreçte karşılaşılan hesap edilmemiş engeller karşısındaki dönüştürme ve kendi lehine kullanma mücadelesine bağlıdır. Pomaklar gibi egemen ulusların icinde kültürel erimeye bağlı olarak ulusal  Tarih yazımı, tarih yapma eyleminin bir parçası birlikte yok olacak dolayısı ile Pomak ulusu görünür bir şekilde ortadan kalkacaktır.

     Bizlerin yaptığı Pomak ulusu için Tarihsel diyalektik Eylemin tanımlanması ve uzak-yakın geçmişle bağlarının kurulması çabasından başka bir şey değildir. Herhangi bir insan toplumunun kendi tarihini yapma sürecinin gelişmiş bütün özelliklerini görmek ve bu bakımdan Pomak ulusu teorisyenlerinin ve akademik çalışmalar yapan araştırmacıların, dolayısıyla tarihsel araştırma tezlerinin iyice irdelenip doğrulandığını saptamak mümkündür. Konumuz bakımından sınırlayacak olursak, özellikle tarih yapma eyleminin bir parçası olarak ele alınabilecek olan "tarih yazma" eylemi de, bu süreçte genel ve ayırt edici ulusal karakteristiklerini kazanmaya başlar. Kültürel diriliş geçmiş dönemlerin gerilikleriyle belirlenmiş sömürge psikolojisini değil, kendisini daha yüksek bir toplumsal kategori olarak tanımlamasını engelleyen politik ve ideolojik bütün koşullanmışlıkları da içermektedir.

Bir bilgi dalı olarak tarih felsefesi    Tarih felsefesi, tarihin anlamı, tarihin yasaları ve tarih içinde insanın yeri ve geleceği gibi konularda, en genel ve kapsayıcı yargılara ulaşmaya çalışan bir bilgi dalıdır. Özel olarak belli bir ulusun, yada bir halkın tarihi üzerine değil, genel olarak zaman içinde olup bitenler hakkında konuşur.  Auguste Comte'un, kültürel diriliş  devrimini önlemenin değil, onu geliştirmenin ve zorunluluğunu göstermenin aracını yarattı. Aynı dönemde, bir başka koldan, kültür sömürgeciliğin gelişmesinin tarihi araştırma üzerindeki etkileri görülür. Avrupa sermayesinin kıta dışında yeni ülkelere yayılması, hammadde kaynakları üzerinde egemenlik kurma savaşı, tarihin özel alanlarda yeni bilimlerle desteklenmesi zorunluluğunu doğurdu. Antropoloji, etnografya, linguistik, sanat tarihi, dinler tarihi, arkeoloji, tarihin yardımcı disiplinleri olarak ve ayrı ayrı bilim dalları halinde, kültürel sömürgeciliğin gelişme sürecinde doğdu ve ilerlediler. Sömürgeci t ülkeler tarafından Pomak ulusunun bu süreçte tamamen yok edilmesi gereken bir kültürel etnik platform olarak görülmesi balkanlardaki ulusal kültürlerin azaltılması gereği Avrupa devletlerinin ve sömürgeci Panslavist Rus emperyalizminin yegane amacı idi.

   Ulusal Kültür diriliş  mücadelesinin bir alanı olarak tarih yazımı.

En bilinen haliyle, iki karşıt tarih anlayışını örnek olarak alalım. Ulusal  ideoloji, tarihin ulusların savaşından ibaret olduğunu ileri sürer. Bu tez, doğrudan doğruya, belli bir ulusun çıkarlarının, diğer bütün ulusların çıkarlarıyla çeliştiği anlayışına dayanır ve ayrı ayrı uluslar varoldukça (ki kültür sömürgecileri bakımından ulusların ortadan kalkması asla sözkonusu olamaz) belli bir ulusun (üstün olan ulusun, üstün olan ırkın), diğerlerini egemenliği altına alıncaya kadar savaşmasını haklı göstermek amacını güder. Bu aynı zamanda, işgalcilik, sömürgecilik, saldırı ve savaş politikalarının ulus açısından haklı, diğer ulusların tümünün bu saldırılar karşısındaki konumunun haksız gösterilmesi için bir çıkış noktasıdır.

     Temelleri bakımından, her türden kültürel dirilişin  ortak özellikleri olarak saptanabilecek karakteristikleri yukarıda özetledim. Bunlar, azalan ya da artan ölçülerde, ama mutlaka, şu ya da bu ulusal kültür dirilişini  savunan yazarda bulunan ideolojik yönelimleri ifade etmektedir. Bu temeller, her şeyden önce ulusal pomak ideolojisini ve politikasını yansıtmaktadır. Böyle bir tarih anlayışının, kültürel  hedefleri bakımından sağlayacağı bir gelişme çok önemlidir . Kültürel  gelişme sürecinde, ayni ulusun diğer mensupları yenilgi bayrağını açmış ve teslimiyetçi yapılarından gereği pasifize olmuşlardır . Kültürel dirilisin bastırılmasında  egemen Baskın kültürün en büyük silahı ise bu teslimiyetçi pasifize olmuş ayni ulusun soydaşlarıdır. Pomak Ulusal kimlik bilincine sahip kitle hareketi üzerindeki bilinçlendirme çalışmalarının bir parçası olarak işlev yüklenen bu ulus teorisyenlerinin, kesin olarak desteklenmesi uygun çalışmalarla cevaplandırılması bir zorunluluktur.

Not Terimlerde bir çok Almanca kelime ve karsılaştırma kullanılmış olması , Alman belge , döküman ve kaynaklarından yararlanılmış olmasından kaynaklanmaktadır.